AnasayfaFirma Rehberi Hal RehberiSeri ilan Foto Galeri Web TV RssYazarlarE-GazeteWebmailİletişim 18 Ocak 2018 Persembe 05:39
MANŞETGÜNCELEKONOMİPOLİTİKAEĞİTİM SAĞLIKKÜLTÜR-SANATSPORBİLİM VE TEKNOLOJİMAGAZİN
ANTALYA AKSEKİ AKSU ALANYA DEMRE DÖŞEMEALTI ELMALI FİNİKE GAZİPAŞA GÜNDOĞMUŞ İBRADI KAŞ KEMER KEPEZ KONYAALTI KORKUTELİ KUMLUCA MANAVGAT MURATPAŞA SERİK BURDUR AĞLASUN ALTINYAYLA BUCAK ÇAVDIR ÇELTİKÇİ GÖLHİSAR KARAMANLI BURDUR KEMER TEFENNİ YEŞİLOVA ISPARTA ISPARTA AKSU ATABEY EĞİRDİR GELENDOST GÖNEN KEÇİBORLU SENİRKENT SÜTÇÜLER ŞARKİKARAAĞAÇ ULUBORLU YALVAÇ YENİŞARBADEMLİ FETHİYE SEYDİKEMER

ANTALYA HAVA DURUMU
ANKARA

T.C.M.B. DÖVİZ KURLARI
Alış : 3.8143
Satış : 3.8212
Alış : 3.4354
Satış : 3.4581
Alış : 2.3704
Satış : 2.4014



HÜSEYİN DENİZ
hdeniz33@hotmail.com
UÇARSU EFSANESİ
31 Ekim 2014 Cuma - Okunma Sayisi : 2874

ELMALI GÖMBE UÇARSU EFSANESİ

Elmalı Gömbe’deki Uçarsu’yun efsanesini Fethiyeli hocamız Ünal Şöhret Dirlik yazmıştı. Bir de biz yazdık. Bakalım beğenecek misiniz?...

Elmalı denen belde Antalya ilinin batısında bir evliyalar yatağıdır. Bu beldeden gizli açık ne alimler, ne Alah’a yakın insanlar yetişmiştir sayısını kimse bilemez. Bilinenler Horasan erlerinden Hacı Bektaş müridi Abdal Musa Sultan, Sinan-ı Ümmi ve Vahab-ı Ümmi’dir.

Bunlardan Abdal Musa Sultan sağken de öldükten sonra da Elmalı çevresinde dönüp durmuş, halkı irşat etmiş. Ovanın güney ucunda, dağların dibindeki Tekke köyünde tekkesi ve tekkenin içinde de türbesi vardır. Her yıl binlerce insan bu türbeyi ziyaret edip onun duruluğunda yunmak diler.

Bu Elmalının dört bir yanı yüce dağlarla çevrili olup her bir dağın tepesini bir evliya bekler. Yüzünü ne yana dönüp “Yetiş ya Pir!” desen erenler yardımına koşarlar. Ama kalbin temiz olmalı! Hak yememeli, haksızlığa razı olmamalısın. Helalinden kazanmalı, kazandığını cömertçe paylaşmalısın. Yoksa gece gündüz “Yetiş ya pir!” diye ağlasan dönüp bakan olmaz.

Elmalıda nice efsaneler vardır kulaktan kulağa yayılan. Bu efsanelerin hepsinde bir gönül eri bizi irşat eder. Hepsinde Allah’ın bir sevgili kulu gönül kapımızın kilidini açar ki oradan içeriye binbir güzellik dolsun.

Efsaneler dünyaya ve ahrete erenlerin penceresinden bir göz atmaktır. Erenlerse kalp gözü açık insanlar… Onlar az konuşup çok dinlemiş, az uyuyup çok düşünmüş, az yiyip çok gezmişlerdir. Böylece düşünceleri demlenmiş, sır kapılarını aralamış, duvarın arkasını açık seçik görmeye başlamışlardır.

Erenler halkın içine girmiş, onun denizinde yunup arınmışlardır. Bu sayede kurtlar kuşlar, dağlar taşlar, otlar çiçekler onlara dil vermiş, el vermiştir.

Bu Elmalının batı ucunda Gömbe diye bir belde vardır. Bu beldenin üstünde bir dağ, dağın eteğinde de bir göl… Adı Yeşilgöl’dür. Dört mevsim yeşilin binbir tonu harelenir bu gölde.

Bahar gelip de karlar erimeye başladı mı bu Yeşilgöl’ün Gömbeye bakan kısmından bir su patlar. Çığlık gibi, türkü gibi, şiir gibi bir şey. Ese savrula aşağıya Elmalı ovasına doğru geçer gider. Bu koca ovaya can verir, şan verir. Şan verir ki bu suyun adının Uçarsu olduğunu duyup öyküsünü dinleyenler, “Su da uçar mıymış canım!” demezler, diyemezler. Öylece susar kalırlar. Kasım ayı geldiği zaman ise o koca çağlayan kirp diye kesilir. Ne yapar, ne eder, onca su nereye akar kimsecikler bilmez. Bilinen tek şey, suyun ihtiyaç duyulduğu yaz aylarında çevresine serinlikler saçarak, buz gibi savrula savrula, nenni gibi çağlaya çağlaya Elmalı ovasına doğru aktığıdır.

“Halk” demek, “yaratılmışların cümlesi” demektir. Yerin kulağı var demiş atalar. Bu söz, hiçbir sır ebedi değildir anlamına gelir. Bir de halkın bütün sırları çözdüğünü anlatmak ister bu söz anlayana. Halk denen büyük usta Uçarsu’yun sırrını çözmüş gibidir.

Gelin öyleyse bu sese bir kulak kabartıp, neler demiş bir bakalım:

Abdal Musa Sultan Horasan eri Hacı Bektaş’ın izinde bu havalide halkı irşat ederken yolu bu Akdağların öte yanında Fethiye’nin köylerine düşer. Köylerde her şey boldur. Sular gürül gürül akar, sebzeler yeşil yeşil bakar. Meyve ağaçları yükünü tutmuştur. Yaz burada bütün heybetiyle dolaşmaktadır. Üzümler, erikler, incirler… Allah bütün nimetlerini bu köyün insanlarına sunmuştur.

Musa Sultan acıkmış ve susamıştır. Asasına dayana dayana hangi kapıya varmış lisanı hal ile bir dilim ekmek, bir yudum su istemişse yüzüne bile bakan olmamıştır. Hâlbuki bu dağlarda insanlar her gelene sofra açar, Allah ne verdiyse elinde olanı paylaşır. Ama nasıl olmuşsa olmuş o yörenin insanı o zaman konuktan yüz çevirmişler. Sultan yaşlı haliyle dizleye dizleye bütün köyleri dolaşmışsa da ağız dil veren, “Otur bir soluklan!” diyen olmaz.

Abdal Musa Sultan yürüye yürüye bu Akdağların eteğine gelir. Şimdi Yeşilgöl olan yerde bir tarla vardır. Sarı sıcakta bir Yörük gelini sırtında çocuğuyla ekin yolmaktadır. Ekin de ekin olsa ya! Ne gezer… Ama o ekin yolunacak, dövülecek ve Allah ne verdiyse onunla kış çıkarılacaktır.

Koca Sultan yavaş yavaş gelinin yanına yaklaşır. “İşin onsun kızım!” diye selam verir. Kadın tükenmiş, domur domur terlemiştir. “Sağolasın dedem!” diye cevap verir. Abdal Musa’ya doğru yürür, elini öper ve onu dağın eteğindeki tek ardıç ağacının altına davet eder. Bir yandan da “Gel dedem, der, yorulmuşsundur. Sana ikram edecek çayımız gayfamız yoksa da sırtından yükünü alacak, seni dinlendirecek bir çift tatlı sözümüz bulunur.”

Musa Dede ardıç ağacının altına Yörük gelini ile birlikte varır. Yüksekçe bir taşın önüne oturur ve sırtını taşa dayar. Ta uzaklardan Elmalı ovasının doğusundaki dağlar görünmektedir. Ovadan Akdağ’a doğru serin mi serin bir yel eser.

Dede “Kızım der aç ve susuzum. Bana verecek bir dilim ekmeğin, bir yudum suyun bulunur mu?”  Gelin ardıç ağacına asılı olan azık çıkınını indirir, çözer. Bir tek arpa bazlaması vardır. “Dedem der, sen yaşlısın açlığa dayanamazsın. Ben kendi hakkımı da sana vermek isterdim. Ama emzikliyim. Gel bu bazlamayı bölüşelim. Akşam ola, hayrola!”

Gelin bazlamayı ortadan böler ve yarısını Musa Sultan’a verir. Abdal Musa yarım bazlamadan biraz bölüp ağzına atar. Ama dili damağı kurumuştur. “Kızım der suyun yok mu?” Kadın ardıcın dalından su kabağını indirir. Gene su kabağından oyulmuş tabalağa kabaktaki suyu boşaltır. “Buyur dedem” der. Dede Sultan tabalağı alır bakar ki su birkaç yudum bir şey. “Kızım der, buralarda su yok mu?” Kadın, “Yok dedem diye cevap verir. Biz suyu sarnıçtan içeriz. Ama buralarda sarnıç da yok. Ben de çocukla azıkla çok su getiremiyon. Suyun sonunu sana verdim. Buyur iç, helal olsun! Şunun şurasında akşama ne kaldı ki…”

Dede kadının verdiği sudan birkaç yudum içip nefsini körletir. Gönlünde çiçekler açar. Sabahtan beri dolaştıkça, yoruldukça, acıkıp susadıkça insanlardan umudu kestiği için pişman olur. Düşünür ve anlar ki insanlardan umut kesmek, Allah’tan umut kesmektir. Allah’tan umut kesmekse… Hâşâ!... Dinden imandan çıkıp mürted olmak. İşte şu dağ başında son lokma ekmeğini, son birkaç yudum suyunu kendisiyle paylaşan insan ne kadar yüce bir varlıktır Yarabbi!   Birden diline Kaygusuz Abdal’ın sözleri gelir kendiliğinden. “Adem mana-yı mutlak/  Ademdedir nutk-ı Hak/ Ademden gafil olma/Nefsi de serkeş değil” Yüreğinin ta derinlerinden “Kainatı yarattığı, kainatın merkezine insanı efendi kıldığı ve insana kendisinden küçük cüzler eklediği için Allah’a şükretmek gelir. Sözüyle, eylemiyle insanlara hizmet etmek fırsatını kendisine bağışladığı için Allahu Tealâ’ya doğru içinde sonsuz bir koşma isteği doğar.

Kalkar, iki rekât namaz kılar. Sonra uzun uzun Allah’ı düşünür. Onun nimetlerinin ne kadar sonsuz olduğunu bir kez daha zihniyle fark eder, kalbiyle inanır, diliyle tasdik eder. Sonra kalkıp kadının ekin yolduğu tarlaya doğru yürür. Yürürken ayağını bastığı yerlerden pınarlar fışkırır. Dede Sultan farkında bile olmadan tarlanın çevresini döner. Tekrar ardıç ağacının yanına geldiği zaman arkasına döner. Bakar ki gezdiği yerde yerden çıkan pınarların suyu toplanıp zümrüt yeşili bir göl olmuştur. Göl yavaş yavaş şişer. Taşıp bütün ovayı sele boğacakken dedenin namaza durduğu yerden bir su fışkırır ki nasıl anlatsam. Olursa o kadar olur. Allah’ın izniyle o su köpüre köpüre, uça uça yere iner. Sonra da kıvrıla kıvrıla ovaya doğru akmaya başlar. Bu su Gömbe’deki Akdağların süsü, Elmalı ovasının bereketidir.  

     Su uçar mı? Bu su uçuyor. Ak bir güvercin gibi, bir martı gibi yardan uçuyor ve ta aşağılarda bir yere konuyor. Konarken de etrafına serinlik, bereket ve güzellik dağıtıyor.  İnanmazsan git, gözlerinle gör... Ve inan.

Yazarın Son Yazıları
» BAYRAĞIMIZA GÜZELLEME
» İYİ YAZILAR
» BİR OZANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
» BİR ŞEYLER YAPMAK
» BİR BOZLAK: EVEREK DAĞI 3
» BİR BOZLAK: EVEREK DAĞI 2
» BİR BOZLAK: EVEREK DAĞI
» BOZLAKLARIN İZİNDE
» SERİKLİ ABDAL MEHMET NAZLI
» BİR GÜZEL İNSAN: EMRE DAYIOĞLU
» YAYLALAR... YAYLALARIMIZ...
» "SARI YAYLAM" TÜRKÜSÜNÜN PEŞİNDE 4
» "SARI YAYLAM" TÜRKÜSÜNÜN PEŞİNDE 3
» "SARI YAYLAM" TÜRKÜSÜNÜN PEŞİNDE 2
» "SARI YAYLAM" TÜRKÜSÜNÜN PEŞİNDE 1
» TÜRKÜLERİN İZİNDE 2
» TÜRKÜLERİN İZİNDE 1
» MEHMET AKİF'İ ANLAMAK
» TÜRKÜLERİN AYNASINDA
» KALKAN İLE KAPITAŞ'IN ARASI 5
 
DİĞER KÖŞE YAZARLARI
Ahmet Avcı
Dört Mumun Hikayesi
İDRİS ÖZCAN
SON TAHLİLDE ELMALI
ZAKİR GÜRER
ÖTERSE İYİ DÜDÜK !
MUHAMMET TAŞAN
ŞEHİTLERİN HAYKIRIŞI
2010 - 2013 © batiakdeniz.com Tüm Hakları Saklıdır. Hiç bir bilgi ve resim kaynak gösterilmeden kopyalanamaz. yazılım : webustasi.com